Dolar 8,2584
Euro 10,0521
Altın 487,86
BİST 1.441
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 19°C
Açık
İstanbul
19°C
Açık
Sal 20°C
Çar 22°C
Per 25°C
Cum 25°C

Meral Akşener: CHP’yle işbirliğini gelişmeler şekillendirir

Meral Akşener: CHP’yle işbirliğini gelişmeler şekillendirir
A+
A-
13.09.2019
16
ABONE OL

Meral Akşener: CHP’yle işbirliğini gelişmeler şekillendirir

[Haber görseli]İYİ Parti Genel
Başkanı Meral Akşener, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin
artık işlemediğini belirterek, gelecekte “parlamenter sistemin
yeniden tesis edilmesi” gibi bir durum karşısında “partisinin
CHP ile olan işbirliğinin yeniden şekillenebileceğini” söyledi.

24 Haziran Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerinden önce
CHP’den 15 milletvekilinin partisine geçmesiyle ilgili dikkat
çeken “Kılıçdaroğlu’ndan 15 milletvekilini ben istedim”
açıklamasını yapan Akşener, çocukları PKK terör örgütü
tarafından dağa kaçırılan annelerin HDP Diyarbakır İl
Başkanlığı önündeki nöbetiyle ilgili açıklamasının da arkasında
durdu. Akşener, “Hatırlayın geçmişte esir alınmış asker ve
polisleri… Heyetler giderdi… Tuhaf tuhaf basın
toplantılarıyla o çocuklar teslim edilirdi. O gün o baş nasıl
öne eğildiyse bugün de öyle.

Annelere söyleyecek söz yok. Benim Türk devletinin kurumsal
yapısını yöneticilerden bağımsız yaptığım korumaya dair bir
dikkat çekmeydi bu” dedi. Akşener, 2023’te “Cumhurbaşkanı
Tayyip Erdoğan’ın seçimleri kazanmasının da imkânsız olduğunu”
ileri sürdü.

Akşener, dün öğle yemeğinde basın mensuplarıyla buluştu.
Akşener, gazetecilerin sorularına şu yanıtları verdi:

– Cumhur İttifakı da Millet İttifakı da size göre bir
Katolik nikahı mıdır
?

– Cumhur İttifakı’na küçük ortak açısından bakıldığında Katolik
nikahı olduğu görülüyor. Ama Sayın Erdoğan açısından nasıldır,
ben onu bilmiyorum. Millet İttifakı açısından hadiseye
bakarsanız, bizim işbirliğimiz Türkiye’ye nefes aldıran
sonuçlar ortaya çıkardı. AK Parti’li seçmene de nefes aldırdı,
başka partilere oy veren seçmenlere de nefes aldırdı.
Demokrasinin yüzde 100 ortadan kalktığına inanan bir ruh halini
ortadan kaldırdı; demokrasi işledi. Biz, olumlu bir sonuç
aldık, seçmen açısından.

‘ERDOĞAN DA GÖRÜYOR, SİSTEM ARTIK İŞLEMİYOR’

Ben, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin artık işlemediğini,
taşınamadığını, Sayın Erdoğan tarafından da bunun görüldüğünü
düşünüyorum. Nasıl bir yol bulunacak, onunla ilgili bir bilgim
yok. Sistem tıkandı. Yani, bir valinin vermesi gereken
kararlara kadar, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin, Sayın
Erdoğan temsil ediyor bugün, inisiyatifine verilmiş olması bir
taraftan müthiş bir merkezileşmeyi, diğer taraftan da müthiş
bir beyinsel yorgunluğu beraberinde getirir. Şimdi, aşırı
merkezileşmeyle yetki devrinin demokrasi üzerinden yıllarca
tartışıldığı bir ülkeden, yeniden en sert merkezileşme
fiiliyatına geçmiş durumdayız.

Türkiye bunu taşıyamıyor. Kendi iç bünyelerinde dahi taşımıyor.
Dolayısıyla ben iyileştirilmiş, bunlar konuşulduğu için
söylüyorum, parlamenter sistem ile ilgili bir adım mı
atılacaktır ya da muhalefet partileri olarak bizlerin talep
ettiği “güçlendirilmiş parlamenter sisteme” yönelik bir adım
atılabilecek midir, onlarla ilgili henüz bir bilgimiz yok. Ama
bildiğimiz bir şey var, taşımıyor. Askersiz orduların
konuşulduğu bir dünyada, biyoteknolojinin yaygınlaştığı bir
dünyada, dijital teknolojinin hayatın her alanında yer aldığı,
bacasız fabrikaların, karanlık fabrikaların yani ışık yanmayan
fabrikaların konuşulduğu bir dünyada, biz dişlerimizi sıkıp,
yumruklarımız şu vaziyette birbirimize bakıyoruz.

‘İŞBİRLİĞİ GELİŞMELERE GÖRE ŞEKİLLENİR’

O nedenle bizimle ilgili, yani CHP ve İYİ Parti’nin yaptığı
işbirliğinin sürüp sürmeyeceği, bu gelişmelere göre şekillenir.
İkincisi, ittifaklar sistemi gayriresmi yapılan bir sistem bir
tarafıyla da… Kurumsallaşacak mı, nasıl bir yola doğru
gidilecek? Onları zaman içerisinde göreceğiz. Ama insanların
umudunu, yani “Biz de başarabiliyoruz” umudunu, 23 Haziran
seçimlerinin en büyük özelliği İstanbulllu’nun siyasetçileri,
seçmeni, yöneticileri elbette çalıştı, o ayrı bir şey ama o 800
bin fark, İstanbullu’nun her siyasi partiye, başta AK Parti’ye
oy veren seçmenin kararıdır.

İstanbullu’nun sonucudur. Bütün bunları okuduğunuz zaman, bu
umudu, bu başarabilme ihtiyacını, bu kulak çekme eylemini
dumura uğratacak, umutsuzluğu ortaya koyacak bir bakış açısını
hayata geçiremeyiz. Bizler açısından da bağlayıcılığı bu.

– Biraz önce kurduğunuz “CHP ve İYİ Parti’nin yaptığı
işbirliğinin sürüp sürmeyeceği, gelişmelere göre şekillenir”
sözünüzü biraz daha açabilir misiniz? Parlamenter sisteme dönüş
olursa zaten bu işbirliğine gerek kalmayacak anlamında mı
söylediniz?

– Zaten herkes hükmü şahsiyeti içinde yol yürür. Biz, İYİ Parti
olarak yeni bir partiyiz. İlkeleri, hayata bakış açısı,
projeleri başka bir partiyiz. CHP, 100 yıllık bir parti.
Gelenekleri, kurumsal kültürleri olan… Bu bir tarafıyla çok
önemli, bir tarafıyla da çok zorlu bir siyasi yapı. Bütün
bunlara bakıldığı zaman yarının ne göstereceğini bugünden
tanımlamak zor. Ama bu sistem devam ettiği süre içinde bu umudu
başarabilme, ‘oy’la değiştirebilme umudunu, kimsenin elinden
almaya da hakkımız yok. Bunu da bütün netliğiyle söylemek
zorundayız. Şimdi şu soruyu sorayım: İYİ Parti kurulmamış
olsaydı, ne konuşuyor olacaktık? İstanbul’u, Ankara’yı,
Antalya’yı, Adana’yı konuşuyor olmazdık.

‘KILIÇDAROĞLU’NDAN 15 MİLLETVEKİLİ İSTEDİM’

Bizi seçime sokmamak için bir düzenek kurulmamış olsaydı, biz
kendi başımıza girecektik. Orada bir tartıya çıkacakık, x ya da
y bir oy alacaktık. Ben gittim, Sayın Kılıçdaroğlu’ndan 15
milletvekili istedim. Bir kere daha teşekkür ediyorum, büyük
bir demokrasi tavrı koyarak, bize verdi. Sonra doğal gelişen
bir şeyle, biz aynı çerçevenin içinde seçime gittik.
Dolayısıyla bu işbirliğinden biz 4 milletvekili kazandık,
CHP’nin oylarının bize yazılmasıyla; CHP de 21 milletvekili
kazandı.

Oylar birleştirildiği için… Kazançlı bir sistem oldu. Bu
işbirliklerinde biz çok ajandasız, yani birbirimize tuzak
kurarak veya “Biz öne geçelim, siz geçin” gibi bir mantıkla da
yürümedik. Seçmen odaklıydı… Bu işbirliği bizim açımızdan
memnuniyet verici, sonuçları itibarıyla. Tekrar söylüyorum:
Geçelim parlamenter sisteme… İttifaklar kurumsallaşmış ya da
tam tersi, hepsi yeniden değerlendirilecek bir durum. Ama
Cumhur İttifakı’nın küçük ortağının beyanlarına baktığınız
zaman çift şeddeli Katolik.

– Dün Sayın Bahçeli, Türkiye Gazetesi’ne bir röportaj
vermişti… Orada MHP’ye gelin çağrısının olumlu bir karşılık
bulduğunu ve İYİ Parti’de bir hareketlilik olduğunu
söylemişti… Çok yakın zamanda da Millet İttifakı’ndan Cumhur
İttifakı’na bir katılım olacağı belirtilmiş…

– Temennilerini söylemiş… Partimize bir çağrıda bulundu.
Milletvekilleri, kendisinin de ifade ettiğine göre,
milletvekili arkadaşlarımızla meşguliyet var. Gene kendisinin
beyanına göre, milletvekili arkadaşlarımızdan olumlu bir cevap
almamış. Bu ayrı bir süreç.

Parti teşkilatlarımıza yönelik yapılan çağrıda, benim bildiğim
kadarıyla Silivri’de, MHP döneminin eski belediye meclis üyesi
bir arkadaşımız, onun bir arkadaşı; Malatya’dan ise istifa eden
birkaç parti yöneticimiz var. Onların beyanı ise yeni kurulacak
partilerle bir angajmana doğru yürüdükleri şeklinde. Yani
sayısal olarak Sayın Bahçeli’nin çağrısına, kendi beyanına
göre, anlaşılıyor ki milletvekillerimizin de olumlu cevabı yok.
Buna karşılık taban dediğiniz parti yöneticilerimizden de öyle
“hurra” bir yola çıkma yok. İYİ Parti’de MHP’ye gitme diye bir
kavram yok. Bir temenniyi ifade ediyor Sayın Bahçeli. Gizemli
konuşmayı eskiden beri sever.

‘TÜRKİYE’DE DEMOKRASİ ÇOK KASILDI’

– Bir taraftan yeni siyasi parti oluşumları söz
konusu… Ali Babacan, Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu gibi
isimlerin içinde yer alacağı bir parti… O açıdan bakıldığında
Millet İttifakı’nda bir genişleme olur mu?

– Onu bilmiyorum. Yalnız Sayın Babacan, Sayın Gül ve Sayın
Davutoğlu bu ülkenin, toplumun, kamuoyunun tanıdığı isimler.
Bir prensip olarak parti kuracakları kamuoyunda konuşulduğu
andan itibaren, daha evvelden beraber bu konuda konuştuğumuz
gazeteci arkadaşlarımız burada şu anda, en başında söylediğim
bir şey var. Türkiye’de demokrasi çok kasıldı. Dolayısıyla
farklı renklere, farklı söylemlere, farklı seçeneklere, farklı
teşebbüslere ihtiyaç var. Birincisi bu.

İkincisi, bu arkadaşlarımızın kuracakları partileri, daha
kurulup kurulmayacağı tartışıldığında dahi olumlu gördüğümü hep
söyledim. Aynı yerde duruyorum. Şimdi, siyasette rekabet çok
iyi bir şeydir. Siyasette rekabet diye bir kavram kalmadı.
Siyasette rekabet yaptığınız zaman bu, seçmenin işine yarar.
Seçmen velinimet haline dönüşür.

Nitekim 31 Mart seçimlerine giderken bizim söylemimizin ana
ekseni “Kulak çekin”di. Yani “Gözünüzün içine bakılsın…”
Nitekim şimdi gözünün içine bakılıyor. Seçmen velinimet olma
yolunda gidiyor. Bu seçenekler arttığı zaman rekabet
siyasallaşır ve bir oyu almak için çok efor sarf edersiniz; bu
da kaliteyi yükseltir.

‘ÇOK İNSANI SİYASETTE CESARETLENDİRDİK’

Türkiye’ye bir iyiliğimiz var bizim İYİ Parti olarak. Temel
soru şu: Biz bu partiyi kurmasaydık, nasıl bir Türkiye ile
karşı karşıya kalırdık? Biz, partimizi kurarken hepinizin
yakından bildiği inanılmaz zorluklarla karşılaştık. Kadına
şiddeti konuşmak için ben sizi davet ettim ama o günlerde
gördük ki ben, bireysel olarak, esasında zayıf görünene
uygulanan, güçsüz olan, her alanda ve her kimliklerden
bağımsız, cinsiyetlerden bağımsız, insan olmaktan bağımsız,
sınıfsal farklılıklardan bağımsız herkese uygulanabiliyormuş.

Hayvanlar dahil… Biz o dönem böyle bir şiddete uğradık, ama
direndik. Bu pek çok insanı siyasette cesaretlendirdi.
Dolayısıyla bu arkadaşlarımızın kuracağı partilerin gerçekten
başarılı olmasını isterim ama bu yeni aktörlerin Türk
siyasetine katılıyor olmasında da ciddi bir pay sahibi
olduğumuzu ifade etmek isterim. Çünkü bu, o dönemde, İYİ
Parti’yi kurarken, aşırı gayret eden arkadaşlarıma teşekkür
borcu.

‘O FOTOĞRAF EV SAHİBİ MİSAFİR FOTOĞRAFI’

– İYİ Parti ile AK Parti arasında bir yakınlaşma olur
mu? Bilhassa bu kurulacak yeni partiler sonrasında… AK Parti
de İYİ Parti temasa geçebilir mi? Sayın Bahçeli’nin de
söylediği bu olabilir… (Türkiye gazetesindeki yazı
üzerine…) Resepsiyondaki Sayın Erdoğan ile görüntüleriniz de
çok konuşulmuştu…

– Sayın Bahçeli’nin kesinlikle İYİ Parti’yi kast ettiğini
düşünmüyorum. Net bir şey söyleyeyim. Biz 30 Ağustos
resepsiyonuna geçen yıl da gitmiştik. Orada Sayın Erdoğan ile
daha fazla gülümseyerek fotoğraf çektirmiştik. Benim her
fotoğrafım bir fotoğraf karesi olarak yayılır. Sadece
“Nasılsınız, bayramımız kutlu olsun” ile sınırlıydı. Geçen
seneki 30 Ağustos ile bu yılki bayram arasında bir fark vardı.
Liderleri oturtmamışlardı. Ayaktaydık. Sayın Erdoğan gezerek,
dolaştı. Sadece siyasi bir nezaket dışında konumlandıracak bir
fotoğraf değil o. Ev sahibi, misafir… Onun dışında siyasi
nezaketle alakalı bir durum. Bir şeyi daha söyleyeyim, siyasi
partiler arasındaki görüşmeler, mesaj alıp götürme başka
yöntemlerle olur, onca kalabalık içinde öyle mesajlaşma olmaz.
Bunu siyasi tecrübeye dayalı olarak söylüyorum…

– Oldu mu öyle bir mesajlaşma?

– Kesinlikle yok.

‘ERDOĞAN VALİ’NİN YANINDA HANGİ SIFATLA
OTURUYORDU?’

– Bilal Erdoğan ile de Antalya’daki yağlı güreş
etkinliğinde tokalaşmanız çok konuşulmuştu…

– Siyasi hayata adım attığımdan beri, kişisel olarak bir
toplantıya gittiğimde, protokol olsun olmasın, o salona veya
alana girdiğimde kim gelirse, tokalaşarak gidilir. Protokole
sıra geldi. Protokolde de iki sırayla tokalaşarak geldik,
Vali’nin yanında Bilal Bey’in oturduğunu Vali Bey ile
tokalaştıktan sonra gördüm. Doğaldır ki tokalaştım. Bu da
insani bir nezakettir. Bilal Erdoğan’ı atlayıp geçseydim ne
olacaktı? Soru bu. Bizim orada bir durumumuz daha var. Ev
sahibi biziz.

Elmalı Belediyesi bizde. O etkinlik Büyükşehir Belediyesi ile
Elmalı Belediyesi’nin yaptığı bir program. Dolayısıyla
tokalaşarak iki sırayla da devam ettim. Oradaki esas mesele şu:
Orada, Vali’nin yanında Bilal Erdoğan hangi sıfatla ve
pozisyonla oturuyordu? Konuşulması gereken budur. Biz de
buradaki görüntüyü cebimize koyduk.

‘2023’TE ERDOĞAN’IN SEÇİLMESİ İMKANSIZ’

– AK Parti’yle temasa sıcak bakar mısınız? Önümüzdeki
siyasi gelişmelere bağlı olarak? Neden İYİ Parti ile ilgili
böyle bir şey, duyum var?

– Anahtarız biz. 2023 seçimlerinde Sayın Erdoğan’ın seçilmesi
imkansız. Kendisinin de bunu gördüğünü biliyorum.

– Neden?

– Yetmiyor oylar… Biz buradayız ve anahtarız. Dolayısıyla
çekiştirilmekten daha doğal hiçbir şey olmaz.

‘DOĞMAMIŞ ÇOCUĞA DON BİÇTİRMEYİN’

– Siz daha evvel Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığını
engellemiştiniz… Ekrem İmamoğlu ya da Abdullah Gül’ün olası
sizin ittifakınızın adaylığı karşısında karşı tarafı, Erdoğan’ı
destekler misiniz?

Ya da siz aday olur musunuz?

– Bir kere kim aday olacak, kim olmayacak bilmiyoruz. Biz, hep
Türkiye’nin kazanabileceği tablonun içinde yer aldık. Partimizi
birinci öncelik olarak düşünmedik, Türkiye’yi birinci öncelik
olarak düşündük. Dolayısıyla oyun kurucuyuz an itibarıyla.
Gerçekten güçlü bir anahtar konumundayız. O nedenle de
çekiştiriliyoruz. Rahmetli Demirel’in bir sözü var: Doğmamış
çocuğa don niye biçtiriyorsunuz bana? Henüz o konuda söyleyecek
bir şey yok. Ne zaman seçim olacak belli değil ama 2023’ü temel
kabul edersek Sayın Erdoğan’ın seçilmesi gerçekten zor ve
imkansız görünüyor. Bu konuda rasyonalitesi olan bir insandır,
görüyordur muhtemelen. Diğer taraftan şuna baktığınızda şöyle
bir durum var ki 4 saatte troller vasıtasıyla şahsen bana
sövülüyor. Partime sövülüyor. Aslı astarı olmayan her konuyla
ilgili ok atılıyor. Herhangi bir mesaj alışverişi kesinlikle
yok. Bir de ben asla kimseyle gizli görüşmem. Kim görüşmek
isterse benimle, aracı kurumlardan varsa diye bahsediyorum.
Gelir partiye, aracı varsa açık görüşürüm.

– Sizin adaylığınız tekrar gündeme gelir mi?

– Onu da gerçekten şöyledir diyemem. Çünkü biz bir kayyım
atanması üzerine dahi Başkanlık Divanı’nda oturduk, sanıyorum
saat 17.00’den 200.00’ye kadar tartışıp bir metin çıkardık. Bu
arada tüm milletvekillerimiz telefonla arandı, görüşü alındı.
GİK üyelerimizin görüşü alındı. Ortak metin çıkarıldı. Bir
kayyım ataması için böyle bir çalışma yapan partinin aday
çıkaracağı, genel başkanın aday olup olmayacağı da kurullarda
görüşülecek bir konudur. Dönüp geliyoruz Rahmetli Demirel’e…
Henüz çocuk doğmadı.

– Partinizde çeşitli kaydırmalar yaptınız… Neden
böyle kaydırmalara gerek gördünüz? Neden bazı isimleri bazı
yerlere kaydırdınız. Bir de bir istifa oldu, Hasan Seymen
istifa etti…

– Evet… Şimdi biz yeni bir siyasi partiyiz. Dolayısıyla esnek
olma imkanımız var. Yani kurumsallaşmasını tamamlayamamış,
henüz parti aidiyeti konusunda yol alması gereken, kurumsal
kültürünü yeni oluşturmaya çalışan, bir taraftan dezavantajlı
yanları olan ama diğer taraftansa bu esneklik büyük bir
avantaj. İlginç bir şekilde biz bir genç Türkiye’de KOBİ’lere
danışmanlık hizmeti veren, geçmişte de benim bir iyiliğim
olmuş, yabancı şirketlerin temsilcisi olmayan, yerli ve milli
bir gruptan partiyi çalıştırdım ben. Arkadaşlarımızdan ve
benden veriler girildi. Onlar üzerine bir şablon çıktı ve daha
esnek, daha hızlı, siyasette performans ölçemezsiniz,
performans ölçmeye yönelik kuralların çıktığı bir Başkanlık
Divanı ortaya çıktı, ihtiyaçlara göre. Bana dendi ki “Genel
başkanlar talimat veriyor, bu dikey hirerarşi…”

Diğer taraftan demokrasi ve yatay demokrasiyi uygulamaya
çalışacaksınız… Teklif edeceksiniz arkadaşlarınıza; “Şöyle
bir iş görev var, bura için siz uygun görünüyorsunuz, şu
beklentilerimiz var, şu işler yapılacak, bunlar 6 ayda bir
performans değerlendirmesinde ölçülecek, siz böyle bir görevi
kabul eder misiniz?” Ondan sonra ritüelleri oldu, ondan sonra
bir arkadaşımız bir görevi kabul etmedi. Talimat reddi olmadığı
için de karşılıklı teşekkür ettik birbirimize. Genelde
siyasette kurumlar birbirine geçer. Net, somut alanlarda
çalışma imkanı çıktı.

Mesela Kalkınma Başkanlığımız aşağı yukarı 7 yardımcısı olan
bir başkanlık. 9 aylık, her şehirde Kalkınma Başkanlığı’nın
konusu ile ilgili kuramlarını hazırladılar. 9 aylık programı
hazır şu anda. Aynı zamanda partinin programlarına ilişkin de
bu arkadaşlarımızın 6 ayda bir raporları var. Onların da
genelde birlikte tartışıldığı süreçlerden geçeceğiz. Ben
gerçekten kurumsallaştırmaya çalışıyorum. Mümkün olduğu kadar
gençleştirmeye çalıyorum.

‘İSTİFA TEK TARAFLI İRADE BEYANIDIR’

Hasan Seymen konusuna gelince… İstifa tek taraflı bir irade
beyanıdır, saygı duymak gerekir. Sebepleri üzerinde konuşmayı
kendisine karşı saygısızlık olarak görüyorum. O yüzden yorum
yapmayacağım.

– HDP Diyarbakır İl Başkanlığı önünde çocukları dağa
kaçırılan annelerin tuttukları bir nöbet var. Siz “devlet”i
adres göstermiştiniz… Bu açıklamanız çok
tartışıldı…

‘YÖNETENLERİN AYIBI’

– Çarpıtma… Ben bir şeye dikkat çektim. Yazılı açıklamam da
yanımda… Orada, Diyarbakır’da, HDP’nin il başkanlığının
önünde “Çocuklarımızı geri getirin” diyen annelerin o eylemine
karşı tek kelime yok ki. Onların hakkı. Her yere gidip,
çocuklarını istemek hakları. Fakat asıl benim işaret ettiğim ve
bu konuda hâlâ ısrar ettiğim konu şu: Jean Jacques Rousseau ne
der? Devlet ve devletin direksiyonundaki iktidar, vatandaşını
korumakla yükümlüdür. Bu ne demek? Bu bizim, insanlığın,
topluluğu bir araya getirip, sonra organizasyonu kurduğunda bir
şey yapar bireyler.

Birey bazı haklarını devlet dediğimiz o organizasyona devreder,
yeni kazançlar elde eder. Yani bu ne demektir? Kendi
güvenliğini kendi sağlamaktan kurtulur. Evlerimizin önünde
tabancayla beklemenin önüne geçer, bazı haklarından feragat
eder, o devletin en önemli görevi o vatandaşının güvenliğini
sağlamaktır. Sorgulanması gereken şey şu: Diyarbakır’da il
başkanlığının önünde oturan o annelerin müracat edecekleri yer
neresidir? Savcılıktır, karakoldur, polistir. Buralara
muhtemelen müracat edip de bir sonuç alınamadıysa bu ülkeyi
yönetenlerin, ben de yönetsem, ayıbıdır.

‘ERDOĞAN ORAYA GİDEBİLİR Mİ?’

Annelerin sözü çok önemli. Diyor ki “Oğlumu geri getir…”
“Oğlumu geri getir” dediği HDP’nin il başkanlığı önündeki o
annelere gidip çay, kahve dağıtmak çare oluyor mu? Olmuyor.
Sayın Erdoğan, Cumhurbaşkanı sıfatıyla ya da AK Parti Genel
Başkanı sıfatıyla HDP’nin il başkanlığının önüne gidebilir mi?
Gidemez. Bu arada savcılıklar bu annelerin tutumumu ve
iddiaları üzerinden HDP Diyarbakır İl Başkanlığı için herhangi
bir soruşturmaya kalkışmış mıdır? Salı günü itibarıyla ben
böyle bir şey olduğuna dair duyduk.

‘TÜRKİYE HÜKÜMDARLIK HAKLARINI MI DEVREDİYOR?’

– Duydunuz mu?

– Duyduk diyorum bakın. Sadece duyduk… Ne olduğunu
bilmiyorum. Jean Jacques Rousseau’dan yola çıkarsak, bu devlet,
o annelerin çocukları her neredeyse orayı delip, kırıp onu alıp
getirmekle mükelleftir. Bir şey daha var. Gözden kaçıyor…
Türkiye hükümranlık haklarını mı devrediyor? Bir il
başkanlığının önünde çocuklar isteniyor. Bir tanesi
salıverilmiş. Yani bu annelerin derdinin çaresinin orası
olduğunun altı çiziliyor ve o siyasi partinin il başkanlığı
ikinci bir hükümranlık alanı haline getiriliyor. Bunlar son
derece Türkiye’yi zayıflatan işlerdir. Bir başka şey daha var.
Rahmetli Recep Yazıcıoğlu derdi ki, “Söylenirler
söylemezler…” Bugünkü arkadaşlar için…

HDP ile ilgili çözüm süreci bittikten sonra Sayın Erdoğan
terörle iltisaklı diyebilir. Gereğini yapmış mı? Bu çocukları
devlet bulunduğu yerden ne geliyorsa yapar gelir.

‘CİCİ ÇOCUKLARA ANNE Mİ GETİRİYORSUNUZ?’

Bu çocukların dağa çıkarılmasından, terör örgütlerine dahil
edilmesinden sorumlu olanları da yargı cezalandırır. Kendi
yapmadıkları işlevi başkalarına isnat ederek, bir siyaset
kurguladılar. Hayal dünyasında yaşadılar. Bu gerçekliği ortadan
kaldırmıyor. Benim söylediğim bu. Canı yanan bir anne çocuğuna
kavuşmak istiyor. Bunu getirmekle görevli kim? Siz şimdi cici
çocuklara anne mi getiriyorsunuz? Hatırlayın geçmişte esir
alınmış asker ve polisleri… Heyetler giderdi… Tuhaf tuhaf
basın toplantılarıyla o çocuklar teslim edilirdi.

O gün o baş nasıl öne eğildiyse bugün de öyle. Annelere
söyleyecek söz yok. Benim Türk devletinin kurumsal yapısını
yöneticilerden bağımsız yaptığım korumaya dair bir dikkat
çekmeydi bu.

‘İLK DİYARBAKIR İL BAŞKANIMIZ GİTTİ’

Oraya giden Diyarbakır İl Başkanımız bizim. Orada bir sorunumuz
yok. Vakıflarda sorun yok. Ama bir resmi tüzel kişilik oraya
gidip de oraya öyle bakarsa, olmaz.

– Bu iş de sanki kayyımları meşrulaştırmak için mi
kullanılıyor?

– Siyaset kurumu küçük kurnazlıklar üzerinde uzun yıllar çok
konforlu bir hayat geçirdi. Dolayısıyla o konforlu alan bitti.
Sayın Soylu, 31 Mart seçimlerinde kantarın topuzunu o kadar
kaçırdı ki… Kandil ile Temel Bey ile beraber, bizim sözleşme
imzaladığımızı ilan etti. Bu ülkede Meral Akşener’e isnat
edilecek, daha doğrusu PKK ile yandaşlık isnat edilecek son
kişilerden biriyim ben.

PKK bir ayrılıkçı terör örgütüdür. Bununla ilgili sorun var mı?
Yok. HDP bir siyasi parti olma yolunda adım atacaksa PKK
ayrılıkçı bir terör örgütü demelidir. Burada bir sorun var mı?
Yok. Ama siz “terörle iltisaklı” diye diye… 92 milyon parayı
niye verdiniz kardeşim? Hiçbir eylem yapmadan sürekli vır vır
söylenerek, böyle bir şey olur mu? Diyarbakır İl Başkanlığı’nı
suçluyor anneler ve bir çocuk geri geliyor. Demek ki delil. Ne
yaptınız? Anneleri ben dikkatle takip ediyorum. İsimler
veriyorlar. İsimler hakkında ne yapıldı? İster kendinizle
ilgili altyapı çalışması, ister çarptırma, ama her bir
çarptırmayı siz bir adım kendinize kâr sağlasanız bile bu
ülkenin hem içeride hem dışarıda itibarı iki paralık oluyor.
Benim dikkat çektiğim şey o. Beyanın sonuna kadar arkasındayım.

Her zamanki arkadaşların tavrı. Ama bu defa tutmuyor. 5 yerde
aynı kelimelerle bu konu konuşuldu. Dün bunu yapabiliyorlardı,
algı oluşturmak falan… Şimdi olmuyor.

‘BİR BAŞVURU DAHA YAPACAĞIM’

– Sizin hakkınızda açılan bir soruşturmamaya, FETÖ ile ilgili,
başvurunuz vardı… Bir gelişme var mı?

– Bir başvuru daha yapacağım. Ben unutur muyum? En iyi
özelliğim fikri takiptir. Şimdi, ben özellikle ifade vermeyi
çok arzu ediyorum. Birçok şeye belki faydam dokunacak. FETÖ
mücadelesine yönelik, bu arkadaşların, şu anda çok
eleştirdikleri alanlarla ilgili, güçlüler serbest, garipler
serbest eleştirisine, benim de yaptığım bu eleştiriye belki
ortadan kalkması için büyük katkım olacağına inanıyorum. Şimdi
diyeceksiniz ki “Burada neden konuşmuyorsunuz? Buradaki
dedikodu olur?” Devletin savcılarının sorularına cevap
vereceğim ben. Ama özenle kaçıyorlar. Hakkım neyse döne döne
hatırlatacağım savcılara.

‘AK PARTİ BİZİM EVDE KURULDU’

– Murat İde’nin bir yazısı var… Devlet Bey sizi gündemden
düşürmüyor…

– Ben hem Süleyman Özışık’ın yazdığının üzerinden Murat İde’nin
yazdığı var, hem de 2016’da Sayın Bahçeli’nin yargı açılışı ile
ilgili “Saray’a gidecek misiniz” sorusuna verdiği cevap var.
Bir de bizlere anlattığı, sadece bana değil, pek çok MHP
mensubuna anlattığı bir hikaye var. Yani 4 hikâye var,
tarihlerin birbirine girdiği çok açık olan… Şimdi bize
anlatılan 2010 kasetlerle ilgili… O şeyde anlatılan,
2016’daki adli yıl açılışında bir davet almış, o davete gidecek
mi gitmeyecek mi sorusuna verdiği cevapların içinde var. Orada
anlattığı Sayın Bahçeli’nin 2009. Şerif Ali Tekalan’ın
gelişinin anlatıldığı 2009. Yani kendisiyle ilgili, şahsına
yönelik “Cuma’ya gitmez. Ateisttir” gibi FETÖ takımının kavga
başlattığı, Süleyman Özışık çarpıtmadıysa, orada da anlattığı
2013. 2013’te, 17-25 Aralık sonrası dönemde geldiği, Şerif Ali
Tekalan’ın, geldiğini ifade ediyor. O dönemde bizlere anlatılan
2010; kasetlerin devreye girdiği… O gazeteciye verilen
beyanat 2009, şahsına yönelik linç harekatı, Süleyman Özışık’a
da verilen 2013. Hangisi doğrudur, bilmem. Dolayısıla epey
karışık bir durum.

‘2010 REFERANDUMU OLMASAYDI 15 TEMMUZ OLMAZDI’

Ama ben size bir şey söyleyeyim mi? Ben AK Parti’nin kuruluş
aşamasında varım. O zaman bizim evde kuruldu. Birçok şey
konuşuldu Sayın Erdoğan ile. Rahmetli ağabeyim, bir başka
ağabeyimin arkadaşı, eşi, zaman zaman Emine Hanım, tek başına
konuşulmuş işlerden bahsetmiyorum, bunların üzerinden
geçildiğinde hepimizin görüşlerinin ne olduğu biliniyor bizzat
Sayın Erdoğan tarafından. İkincisi Sayın Bahçeli de bilir. Üç,
daha ilginci, ben 2010 referandumu olmasaydı, 15 Temmuz’un
olmayacağına inananlardanım.

2010 referandumunda şu şekilde bir birliktelik var, bürokrasi
birlikteliğinden bahsetmiyorum sadece, o zaman isim vererek
söylüyorum, Başkanlık Divanı’ndaki yani Meclis’in tüm AK Parti
temsilcileri, grup başkanvekilleri ve Mehmet Ali Şahin Bey’le
bunu konuştum. “Yapmayın” diye konuştum. Başkalarıyla da
konuştum. O görüşmeyi izin almadığım için söylemiyorum ama…
Ben herkesle konuştum, tarihe not düşmeye çalıştım. Benim iyi
niyetimi bilirler. “Bu kadın bir şey söylüyor ama haklılık payı
var mıdır”ı konuştum.

2010’da, o referanduma, herhalde siyasi olarak en sert
çalışanlardan biriyim ben. Hepiniz çok gençsiniz, bir başka şey
daha var, 82 Anayasası’nı esasında Evren’i çevirip bu
muhafakazar çevre yaptı. Tekrar söyleyeyim, 82 Anayasası, bu
dindar kesimlerin her birinin içinde yer alan insanların
bulunduğu bir grubun içinde Rahmetli Nevzat Yalçıntaş da var
Rahmetli Sebahattin Zaim Hoca da var, içinde cemaat tarikat
gibi grupların şehi, şıhı değil ama onların içinde yer almış
akademisyenleri var ve o 80 Anayasası’na “hayır oyu”, o zaman
demokrasi falan da değil, genç bir hanımdım, sinirim bozulduğu
için “hayır” oyu vermiş bir şahıs olarak…

‘İFADE VERMEYİ ÇOK İSTİYORUM’

İlginç bir Kocaeli deneyimi anlatayım… Lisede öğretmendim ben
o zaman, “Türk milliyetçisi diye tanımlanan kesimler 82
Anayasası’na oy vermeyecek” kabul edildi. Toplantılar yapıldı.
Yanlış hatırlamıyorsam SEKA Sinaması’ndaydı. Bu sayddığım
hocaların bir kısmı burada, elini kaldırdı o 82 Anayasası’nın
propagandasını yapan arkadaş, o zaman hocalarından birisi, “Biz
bu anasayayı besmeleyle yazdık, Allah korkusuyla hazırladık.
Din dersini zorunlu hale getirdik, bir nesli ateistlikten
kurtardık” dedi. Şak şak şak şak… Ve çıkıldı oradan, ilginç
bir şekilde biz karı koca konuda ayrıldık. Ben “hayırcı” olduk,
eşim “evete” çalıştı.

Kayınvalidemin oyu faili meçhuldür. Beni çok sevdiği için
“sendendi” dedi, eminim oğlunu da çok sevdiği için “sendendi”
demiştir. Faili meçhul kaldı. Ama benim ailemin, evlendiğim
ailenin tüm fertleri kocamın isteği üzerine “evet” oyu verdi.
Dolayısıyla birden icap etti, seçmen konsolidasyonu için
yapıldı o 2009’da. 21.00’de oylar düştü. Böyle bir sonuca
varacağını da hesaplamadılar. Böyle bir sonucu gördüğüm için
gittim, söyledim, yapmadılar ve Türkiye 15 Temmuz’da bunun
bedelini ödedi. Dolayısıyla benim en ufak bir manada tereddüdüm
yok. Ama çok istiyorum ifade vermeyi.

– Bilmediğimiz çok şey var mı?

– Aslında bilmediğiniz çok şey yoktur ama bütünlük içinde
söylendiği zaman “woow” dersiniz. Soru şu: Bazı arkadaşlar hem
AK Parti hem MHP içinde… O zaman mahkemelik olmuştu Fethullah
Gülen hatırlayın, oradan beraat edebilmesi için ilginç
çalışmalar var. Kim kimle görüşmüş? Ben bunları söyleyeceğim.
Dolayısıyla kim kimin döşeğinde yatmış, kimin kayınpederi gece
yarısı tecit namazına kalkmış, Hocaefendi için hayır duaları
etmiş yaa… Ama bu tür şeyler konuşulduğu için dedikodu haline
dönüyor. Devletin resmi makamlarına söyleyeceğim.

‘O İKİ KİŞİ DERDEST EDİP GETİRMEDİ’

Cumhur İttifakı’nın paydaşlarında bir telaş var. Bir
seçim için Abdullah Öcalan’ın mektubu okutuldu. Büyük ortak
mektubu aldı; küçük ortak kul oldu. Buna karşılık Abdullah
Öcalan’ın kardeşine iki kişi gönderildi; Erbil’lerde mülakat
yapıldı. O iki kişi onu alıp, derdest edip getirmedi.
Cumhurbaşkanı “Bilgim yoktu” dedi. Bugün (dün) öğrendim ki TRT
Genel Müdürü büyükelçi olmuş.

– O iddia yalanlandı…

– Ama hakkında hiçbir soruşturma açılmadı. Bunu seçmenin
unutması mümkün değil. Bunu karartmak için her şey yapılacak.
Şöyle deniliyor, “Efendim bir mücadele yapılıyor. O mücadele
desteklenmeli.” Her türlü konu muhalefetten bekleniyor. Biz
iktidar mıyız? Hayır. Kolluk güçleri bizim emrimizde mi? Hayır
değil. Evet yapın mücadeleyi. Biz arkanızda dururuz, duruyoruz.
Hatta yurtdışında Türkiye zarar görmesin diye, normalde
eleştirebileceğimiz alanlarda bile, o eleştirilerimizi saklı
tutuyoruz. Böyle bir noktada iyilikler kendilerinin, yapılan
bütün hatalar karşı tarafın… 17 yıldır iktidarda tek bir
siyasi yapı var. CHP, bildiğim kadarıyla, SHP üzerinden
konuşursa, 1994’ten beri iktidarda değil. Biz zaten yeni bir
partiyiz. Yani nasıl oluyor? Bu iktidar sahipleri kafasına taş
düştüğünde muhalefete söylüyor… Hangi yaptırım gücümüz var
bizim seçmenin avukatlığını yapmaktan başka?

– İktidarın kayyım hamlesini nasıl
okuyorsunuz?

– Bunların tamamının öncelikle Abdullah Öcalan’ın mektubunu ve
kardeşinin mülakatının örtmek için olduğuna inanıyorum.

– Yeni yargı paketi gündemde… İfade özgürlüğü öncelik
olacak. Beklentiniz nedir?

– Biz de bir çalışma yapıyoruz, hem yargıya yönelik hem de yeni
bir anayasaya yönelik 24 Haziran’dan itibaren… Parlamenter
sisteme dönülmesinin, yani bu sıkıntıların yaşanacağına dair
bir öngörümüz vardı, hazırlıklı olmak gerektiği için o dönemden
beri bir çalışma yapılıyor. Aşağı yukarı taslak bitti. Şimdi
bütün siyasi partilerin ne yaptığına dair ortaya metinler bir
çıksın. Ortaklaşacağımız noktalar muhtemelen vardır.
İtirazlarımız da muhtemelen olacaktır. Ama bunların tamamının
çözüm yeri elbette toplumsal bir mutabakat, hem de Meclis’teki
siyasi partilerin uzlaşabileceği ortak bir metin olmalıdır ki
çıkabilsin. Ha genelde ortak bir iş yapalım deyip, sonuçta
sayıları yeterli olduğu için iktidarın kendi düdüğünü çalmak
için bir gayreti olur. Onları da göreceğiz. Biz kendimiz de
çalışma yaptığımız için herhangi bir çalışmaya katılmadık.
Çeşitli şeyler duyuyoruz. Mesela Saray talimatıyla Adalet
Bakanlığı’nın yaptığı bir yargı reformunda dolaylı olarak
CHP’ye oy veren görüşte bir akademisyenin, HDP’nin, MHP’nin
dolaylı katılımıyla bir paket hazırlandı. Ben bunları
duyuyorum, bilgi olarak paylaşamam. Buna karşılık CHP’nin
uzunca bir süre yaptığı çalışma var. Biz bu çalışmalara hiçbir
şekilde “Buyrun, gelin” denilmedi. “Hadi buyrun” denilse belki
giderdik, belki de gitmezdik. Ama sonuç için konuşuyorum
pişirilmiş bir yapının gözlemcisi, “Buyrun bakını” uygun
görmedik, biz de bir çalışma yaptığımız için. Ama herkes bir
çalışma yapıyor, bilginiz olsun.

– Siyasi partilerle bir irtibat kurulacaktı
sonuçta…

-Hayır, henüz yok.

– Konu yeni yargı paketi olunca, HDP’nin bir dizi
gezisi oldu. CHP ve SP ile görüşme yaptılar… Size bir randevu
talebi geldi mi?

Bize mail üzerinden bir randevu talebi geldi. CHP’nin davetine
de icabet etmedik biz, kendimiz bir hazırlık yapıyoruz. Anayasa
değişikliğine yönelik kendi taslaklarımızı sunacağız o nedenle
prensip olarak görüşmedik.

– Erken seçim olur mu?

– Bugün itibarıyla beklemiyorum ama bugün itibarıyla
taşınabilir bir Türkiye yok.

– Son günlerde kadına yönelik şiddette bir artış var…
Emine Bulut cinayeti sonrasında bir tepki oluştu ama iktidar
toplumsal cinsiyet eşitsizliği konusunu iktidar ağzına almıyor
ısrarla…

– Birinci derecede kadınlara olmak kaydıyla, şiddet toplumun
ana ögesi haline geldi ve getirildi. Bakın çocuklara,
hayvanlara, bütün dezavantajlı gruplara, sınıfsal olarak bütün
alt gelirli gruplara… Rahmetli Müslüm Gürses diliyle
söylersek, “ne kadar gariban varsa, şiddet hali var.” Biz bunun
çözümünü 4 başlıkta topluyoruz. Sadece kadınların meselesiymiş
gibi görülüyor, esasında bu erkeklerin meselesi. Birincisi
sosyal boyutu, toplumsal boyutu var. İki ekonomik boyutu, üç
yargı, dört asayiş boyutu var. Sosyal boyutu, en uzun vadeli
çözümünün yapılması gereken şey aileden itibaren bu
çalışmaların yapılması gerekiyor. Erkek çocuğu… Şiddet gören
bir kadının kocası şiddet gösteriyor, muhtemelen bir ağabeyi,
bir erkek kardeşi var, bir oğlu var, bu bir zincir halinde
gidiyor.

Annesi dayak yiyen bir çocuk, bir süre sonra, evlendiğinde
karısını dövebiliyor. Dolayısla buradaki rol tariflerinin
eğitimle çözülmesi gerektiği… Ortaokuldan itibaren müfredatın
çok ciddiyetle çözülmesi gerekiyor. Ekonomik boyutu, meşhur bir
nafaka hikayesi var. Kadına şiddetin bir boyutu da geliri
olmayan kadının şiddetle ilgili susması… Bizim önerimiz şu,
İşkur’un, belediyelerin ve devletin kurumlarının boşanmış,
şiddete bağlı boşanmış kadınlara iş imkanı sağlanması için
hukuki altyapının oluşturulması…

Ayağının üzerinde duruncaya kadar, şiddet nedeniyle boşanmış
bir kadının mutlaka asgari ücret çerçevesinde bir süre
desteklenmesi galip geldiği… Kadını güçlü kılmak… Yargı
ayağı… Yargıda da kadının korunması birinci öncelik olmalı.
Sığınma evleri… Kadını bir yere sığıştırıyorsunuz, adam
başında tekrar bir alıcı kuş gibi duruyor. Halbuki şiddet yapan
erkek rehabilite edilmeli. Kanunlar caydırıcı hale gelmeli. Bu
orta vadeli bir çalışma biçimi. Bu ülkede karakola giden bir
kadını kocasıyla barıştırmaya kalkmasın talimatını polislere
veren ilk ve tek kişiyim, bakanlığım döneminde, yıl 1997. O
günden bu güne bir arpa boyu yol gidilmedi.

Bizim bilgisayar altyapılarımız uygun. Kadına bir bilezik,
erkeğe bir kelepçe. Bir kilometrelik bir alana kadar erkek
kadına yaklaşıyorsa, en yakın kolluk gücünün o erkeği enterne
etmesinin yolunu açmamız gerekiyor ve de bir kültürün değişmesi
gerekiyor.


YORUMLAR

Bir Cevap Yazın

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.